Ahlatşahlar

TheEnd

Aktif Üye
Kullanıcı
Katılım
7 Ağu 2014
Mesajlar
443


Ahlatşahlar

12. asrın başlarında, Sultan Melikşah’ın oğlu Melik Muhammed Tapar başarılı hizmetlerde bulunan Sökmen el-Kutbî’ye mükâfat olarak, Ahlat’ı ve Van Gölü havzasını vermiştir. Sökmen el-Kutbî tarafından kurulan, merkezi Ahlat olan bu beyliğe tarihte Ahlatşahlar denmiştir. Sökmen el-Kutbî, Melikşah’ın amcası Yakuti’nin oğlu Kutbettin İsmail’in kölesiydi.

107 yıl ömür süren, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularına tâbi olan Ahlatşah Beyliği; Muş, Van, Erciş, Adilcevaz, Malazgirt, Vestan ve Bargiri’ye hâkim bir coğrafyaya yayılmış; 2. Sökmen zamanında da en parlak dönemini yaşamıştır. Bu devirde, Ahlat, Bitlis, Muş gibi beyliğin hâkimiyet sahalarına giren şehirlerde, camiler, medreseler, hastaneler, hamamlar ve köprüler yapılmış; şehirlerin kale ve surları tamir edilmiş, savunma tedbirleri artırılmış; eğitime ehemmiyet verilmiştir. Yine bu dönemde, dinin en iyi şekilde öğrenilmesi için, üstün vasıflara sahip din adamı yetiştiren medreseler açılmıştır. Genel olarak başa geçen bütün Ahlat sultanları; ilim, din ve sanat adamları ile tarikat erbabını himaye etmişler; derviş gaziler için dergâhlar açıp, onlara hürmet göstermişlerdir. Ahlat’ta yetişen âlim ve sanatkârlar, çevre memleketlere ilimlerinin zekâtını vermek için göç etmişlerdir. Mücahit gazilerin ve ilmiyle âmil âlimlerin yurdu olarak tanınan Ahlat, Kubbetü’l-İslâm adıyla haklı bir şöhret kazanmıştır. Hepsi üstün vasıf ve güzel ahlâk sahibi olan Ahlat beyleri arasında bilhassa Bektimur; hayır ve hasenatı seven, âlimleri, fakirleri ve sufileri himaye eden, güzel ahlâklı âdil, dindar, cömert ve cesur bir sultan olmasıyla mümeyyizdi.

Ahlat Beyliği, 1207’de Eyyubiler tarafından ortadan kaldırılmıştır. Ahlat bölgesinin genel olarak Osmanlıların hâkimiyetine girme süreci, Yavuz Sultan Selim döneminde yapılan Çaldıran Savaşı’nın (1514) akabinde başlamış, bölgenin kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine girmesi ise, Kanunî’nin iki Irak Seferi sonunda gerçekleşmiştir.

Ahlat şehri (Van Gölü’nün kuzeybatı kıyısı) ve çevresine (Muş, Van, Erciş, Adilcevaz, Malazgirt, Vestan ve Bargiri) ilk akınlar, 1015–1021 yılları arasında Büyük Selçuklu Hükümdârı Çağrı Bey’in meşhur Doğu Anadolu seferi sırasında yapılmıştır. Bunun üzerine Bizanslılar ordular hazırlayıp bu bölgeye göndermişlerdir. Malazgirt Zaferi’nden kısa bir süre önce Alparslan zamanında fethedilen Ahlat, genellikle Selçuklu sultanları tarafından vazifelendirilen valilerce yönetilmiş, Anadolu akınlarında bir üs ve karargâh olarak kullanılmıştır.

Sökmen el-Kutbî’nin hükümdarlığı esnasında bu bölgedeki ticarî hayat büyük bir gelişme göstermiş, ticaret yolları üzerinde hanlar ve kervansaraylar yapılmıştır. Van-Tatvan-Vastan limanlarıyla Ahlat-Erciş arasında büyük ticarî gemiler çalıştırılmış ve bu limanlar gemilerle payitahta bağlanmıştır. Ahlat ticaret gemileri Karadeniz sahillerinde de ticarî faaliyetlerde bulunmuştur. Tebriz’den gelen ticaret yolu üzerinde bulunan Ahlat, iki milyon altın vergi tahsil edilebilen bir şehir hâline gelmiştir. Bazı tarihçiler, esnaf ve sanatkâr birliklerinin (fityan) ilk defa Ahlat’ta görüldüğünü söyler. Bu teşkilât mensupları, Ahlat’ın siyasî hayatında ve şehrin müdafaasında önemli roller oynamıştır. Bu geniş coğrafya, İpek Yolu ticareti için de önemliydi. Ahlatşah idarecileri, halkın sosyal ihtiyaçlarını gidermek hususunda da ciddi gayretler göstermişlerdir.

Toprakların en iyi şekilde değerlendirilmesi için, ziraî çalışmalara önem vermişlerdir.
Ahlatşahların başşehri olan Ahlat; “Tüccarları zengin, çarşıları geniş ve dolu, sanat ve hünerleri çeşitli, hayrat ve meyveleri bol.” diye tasvir edilmiştir. Ahlat’ın -kırmızı ve sarı renkte çıkarılan, birçok memlekete ihraç edilen- zırnık maddesi (arsenik) çok meşhurdur.

Ahlat’ta yetişen ilim adamları ve Ahlatşahları zirveye çıkaran mânevî değerler
Ahlat Beyliği’nde ilim, kültür ve sanatın birçok alanında fevkalâde insanlar yetişmiştir. Yazı sanatı ve fıkıhta Osman bin Siyavuş, tasavvufta Safiyüddin Ebü’l-Berekât, diğer ilimlerde de Şeyh Mü’min ed-Darîr, Yahya bin Ahmet Hudâ-dâd, Muhammed bin Melik-dâd meşhurdur.

Kimya ilminde ve buna bağlı sahalarda Ahlat, İslâm dünyasında tanınmış bir merkezdir. Kimyager İbrahim bin Abdullah boyacılıkta, bilhassa lâcivert imalâtında son derece ustadır. Talebesi Hüseyin el-Hilâtî’yi de kendisi gibi çok iyi yetiştirmiştir. Ebu Ali el-Ahlatî ise, Felsefenin Esasları ve Şerhinde Usulu’l-Hikme adlı eseri ile çok önemlidir. Onun “Adaletin hakemi insaftır.” sözü oldukça meşhurdur. Meraga’da kurulan rasathanede Nasuriddin Tûsî ile birlikte çalışan dört büyük astronomi âliminden biri de, Fahrettin Ahlatî’dir. Tıp biliminde ise Muazzibiddin bin Hübel meşhurdur.

Bitlis, bünyesinde barındırdığı eserler itibariyle batıda payitahtlık yapmış nice büyük şehre denktir. 12. asırda inşa edilmiş birçok abidevî binanın Ahlatlı mimarların eseri olması, bu şehrin nasıl bir medeniyet merkezi olduğuna delalet eder. Meselâ; Konya Alâeddin Camii’nin mimarı Hacı el-Ahlatî, Tercan’da Mama Hatun Türbe ve Kervansarayı’nın mimarı Mufaddal el-Ahlatî ve Divriği Darüşşifası’nın mimarı Hürrem Şah el-Ahlatî Ahlatlıdır.

Ahlat’ın Osmanlı’yla münasebeti
Tarihî kaynaklar, Kayı boyunun Türkistan’dan Anadolu’ya göçerken Ahlat bölgesinde 1074–1230 yılları arasında kaldığını ittifakla yazar. Ertuğrul Gazi, Ahlatşah Beyliği’nin bir teb’ası olarak Ahlat’ta dünyaya gelmiştir. Ertuğrul Bey’in ecdadı ve mensup olduğu boy, Anadolu’nun kapılarının Müslüman Türklere ilk açıldığı yıllarda -11. asrın ikinci yarısında- Sultan Tuğrul Bey ve Alparslan’ın maiyetinde Ahlat bölgesine gelmiş ve Anadolu’da gaza ve fetihlere iştirak etmiştir. Onlar Ahlat bölgesini yurt edinmişler; Muş, Malazgirt, Eleşkirt ve Sürmari’nin (Sürme-Çukuru) ova ve dağlarında kışlak ve yaylak tesis etmişler ve Ahlat emirlerine tâbi olarak yaşamışlardır. Ahlat’ta uzun yıllar kalan Kayı boyu, 1230 Yassıçemen Savaşı’nda Alâeddin Keykubat’a yardımda bulunmuş ve onun savaş kazanmasında önemli rol oynamıştır. Bu yardımlarından dolayı Kayı boyuna Karacadağ bölgesi verilmiştir.

Anadolu’nun fethinde Ahlat’ın rolü
Ahlat, 1071 Malazgirt Zaferi’nin kazanılmasında ve Anadolu’nun bir Türk yurdu hâline gelmesinde önemli roller oynamıştır: “Ahlat, Türk-İslâm tarihinin dibacesidir. O, doğudan İç Anadolu’ya ve batıya geçişte sanki bir köprü gibidir. Umumî bir geçit üzerinde olması ve lacivert bir gözü andıran Van Gölü’nün çevresinde siyah bir kaş gibi durması Ahlat’a ayrı bir cazibe, ayrı bir güzellik verir. Onun içindir ki, büyüklü küçüklü nice devletler bu dilbere sahip olmak istemiş ve Ahlat çeşitli devletlerin elinde el değiştirip durmuştur. Ahlat’ta, masum bir zafer ihtirasının ışıktan izleri vardır. Bu izlerdir ki, her devrin ışık ordusunu kendine cezbetmiş ve onları dünya cennetinde bir müddet misafir ettikten sonra ebedî cenneti kazansınlar diye yola salıvermiştir. Saltuklar’ı, Oğuzlar’ı Ahlat’a çeken bu cazibedir…

… Ahlat, İstanbul’a ruh üfleyen ve onu bir Osmanlı şehri hâline getiren daha doğrusu İstanbul’u, Bizans kültürünün elinden kurtarıp İslâmlaştıran, Türkleştiren bir şehir olmuştur. Çünkü İslâm bütün Anadolu’ya olduğu gibi İstanbul’a da bu kapıdan girmiştir. Ve oradan geçen bütün Türk boylarının iliklerine kadar İslâm kültürü burada sinmiştir…

… İslâm’a yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. asırda kitleler hâlinde İslâm’a girmiştir. Bunlar, adap, ahlâk ve kültür adına ve İslâmî akide hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklar, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin. Sadat (Seyyidler) ve onların sempatizanları, dine cibilli olarak bağlıdırlar. Adeta bu yöre ‘Mülteka’l-Bahreyn’ olmuş. Yani, esas devletteki gücü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat erleri Seyyidler ile birleşerek bir derya meydana getirmişler. Ve fizikî olarak bu deryayı Van Gölü temsil etmektedir. Bu iki deryanın birleşmesi Türk tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Meselâ, Fuat Köprülü, Ortadoğu’da, Uzakdoğu’da yeni Türk tekevvünlerini anlatırken bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder. Anadolu’da, Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Ahlat için söylenebilecek diğer önemli nokta da şudur: Nasıl doğuda Malazgirt bir başlangıç ve mukaddimedir. Selçuklular, Malazgirt’i fethettikten sonradır ki, ayaklarını yere basarlar ve senelerce yine bir Türk yurdu olan Anadolu’yu istismar eden köhne Bizans’la hesaplaşırlar. Öyle de Güneydoğu’dan gelen Türk boyları için de Ahlat aynı durumdadır. Ahlat, şarktan Anadolu’ya açılan bir kapıdır…

… Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’yu ışık hüzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır… Burası İslâm’ın hameleleri için bir sığınaktır ve bu sığınak kendinden beklenen fonksiyonu hakkıyla edâ etmiştir…

… Ahlat’ı bizler için ölümsüz bir belde yapan ve içimizde ona karşı bir medyuniyet duymaya bizi zorlayan husus onun eda ettiği ve tamamen ruhanî olan fonksiyonla ilgilidir. Ondan dolayıdır ki, ‘Ruhaniyetli Şehir’ diye anılma, Bursa’dan evvel Ahlat’ın hakkıdır.”




bcstr board YÖNETİMİ !
 
Üst Alt