Bir Diğerkamlık Örneği Alaaddin Paşa

TheEnd

Aktif Üye
Kullanıcı
Katılım
7 Ağu 2014
Mesajlar
443
Bursa sokaklarını daha evvel hiç bu kadar heyecanla adımladığımı hatırlamıyorum. Alâaddin Paşa’nın yegâne yâdigârı olan camiyi ziyaret edecektik. Osman Gazi’nin oğlu olmasına rağmen nedense hiç ön plâna çıkmamış, derinlemesine incelemek şöyle dursun zaman içinde âdeta unutulmuş bir Osmanlı ahfadının, içine hapsedildiği bilinmezlik sandığının kapağını aralamaya kararlı birer mazi avcısı olarak tarihî sur kalıntılarının arasına dalmıştık. Münzevi ve ahlâkî bir hayat tarzının, taşıyla toprağıyla ete kemiğe bürünmüş aksisedası diyebileceğimiz Alâaddin Mahallesi, hâlâ kuruluşun bereketli havasını soluyan çehresiyle bir tarih girdabının içine çekivermişti bizi. Bu şirin mahalle, Bursa’nın fethinden sonra şehirde Türk hâkimiyetinin ilk sembolü olan bu caminin etrafında teşekkül etmiş, insanî yüzünü muhafaza edip kâh fetih günlerinin saf neşesini kâh kuruluş yıllarının huzur rayihalarını günümüze taşımıştı. Çevreden merkeze doğru yol alırken, yolun çatallaştığı noktada haşmetli çınar kendini gösteriverdi. Böylece mahallenin kaynağına, özüne, ilk ruhanî membaına, yani Alâaddin Camii’ne geldiğimizi anlamıştık; çünkü çınar oradaydı! Hani sayısız Osmanlı eserini ve şimdi de yanı başımızda duran bu sevimli camiyi gözetleyen, görkemli kollarıyla asırlardır nice ecdat yadigârını kaderlerine terk edildikleri meş’um devirlerde bile yalnız bırakmayan o sâdık dost… Alâaddin Paşa’nın mütevazı ve derviş meşrep kişiliği, ismini verdiği bu mahalleye sinmişti besbelli. Mâbedin dış duvarına gömülmüş tarihî çeşmeden sonra avludaki servi de, ‘Hoş geldiniz!’ diyor bize. Cami, belli bir esnekliğe sahip tuğla minaresi, tek kubbesi, doğu ve batı yüzleri kapalı üç bölümlü son cemaat yeriyle, müstakbel Bursa üslûbu camilerine öncülük etmiştir. Son cemaat yerinde devşirme malzeme olarak kullanılan Korint sütun başlıkları ister istemez dikkatimizi çekiyor. Bu parçaların, ağacından yaprağına, taşından tuğlasına buram buram Osmanlı kokan bu mekânda, alâkasız birer nesne olarak sırıtmalarına aldanmamak gerekir. Fikir meşalelerini yakan küçük kıvılcımlardır aslında onlar; Osmanlı sanat zevkinin bir mimarî kalıntıyı hangi medeniyete, hangi kültüre ait olursa olsun zayi etmeme ve yine aslına uygun olarak bir başka eserde değerlendirme inceliğinin zarif emareleridir.
Avluda cami mütevellisine ait meyve motifli birkaç mezar taşını okumak, orijinalliğini koruyan parçalı mermer zemine ‘Aman incitmeyelim!’ kaygısıyla ürkerek basmak, soğuğa aldırmadan şadırvanda abdest almak, caminin harîminde ihtiramla kaybolmak tarifsiz bir heyecan vermişti doğrusu. Defalarca tadilât görmesine rağmen sanki hiç değişmemiş burası; abdalların, gazilerin, alperenlerin velhâsıl Osmanlı’nın mânevî harcını karıp devlet burcuna ilk taşları koyan gönül erlerinin ara ara toplanıp hasbıhâle daldıkları; devletin bekâsı, milletin selâmeti, ordunun muzafferiyeti için ihlâslı yakarışlarını semaya uçurdukları o ilk günlerin ruhaniyetli havasını bu küçücük harîminde hâlâ saklıyor. Osmanlıların bir cami suretiyle Bursa’ya attığı bu ilk imza, sadece üzerine titreyip asırlardır muhafaza ettiği mazi hatıralarını değil, zamanın kendisini de burada saklamıştı. Serin servinin altında rüya ve hakikat tahterevallisinde gidip geldikten sonra mekânın efsunlu rüzgârına kapılıp bir ecdat rüyasının içinde buluveriyoruz kendimizi…
Yıl 1326. Yer Bursa. Fetih coşkusunun tazeliğini koruduğu aynı günlerde ebediyet yurduna göçen gazalar sultanı Osman Bey’in yası gönüllere çökmüş, Kayıların istikbaline yön verecek âli meclisin ne zaman toplanacağı sorusu tahammül kapılarını zorlamaya başlamıştır. Nihayet oğulları Alâaddin Paşa ve Orhan Gazi başta olmak üzere kimi baba dostu gaziler, ahiler ve aksakallı bilgeler Bursa Hisarı’ndaki Ahi Hasan Tekkesi’nde toplanırlar. Osman Gazi’nin terekesi mevzu olup mirası paylaşılacaktır. Gel gör ki odada kol gezen hüzünlü hava, mirasın umulandan daha kısa sürede beyan edilmesiyle çok geçmeden dağılır gider. Meraklı gözler hayretle büyürken, başlar takdir ve hürmetle sallanır; onca fetholunan beldeye mukabil Osman Gazi’nin şahsî terekesinden ne altın akçeler çıkar ne de hazineler… Çıka çıka ‘sırtak tegele’ denen kumaşı, tuzluğu, kaşıklığı, ayakkabısı, at zırhı ve koşumları, çift bellemesi ile cüz’i bir at ve koyun sürüsü çıkar. Alâaddin Paşa hanlığın gereği olarak bu mütevazı mirasın, başa geçecek kişiye bırakılmasını münasip görür. Mallar adresini bulur bulmasına ama, hakiki miras hâlâ ortada durmaktadır. Kayıların başına kim geçecektir? Esas halledilmesi gereken mesele budur. Orhan Gazi kardeşine “Gel imdi çoban sen ol.” deyince Alâaddin Paşa işi hakkına teslim etmenin gönül rahatlığıyla “Atamuzun duası ve himmeti senün iledür. Anun içün kim kendü zamanında askeri sana koşmuş idi. İmdi çobanlık dahi senündür.” der. Hâzirun bu cevaptan pek mesrur olur. İki kardeş arasında geçen bu taht ikramı evvelâ vahdeti muhafaza edecektir. Ayrıca Alâaddin, bu müstesna feragatiyle istikbâldeki nesillere kuruluşun şahin bakışlı iradesinden ateşîn bir mesaj vermekte ve adanmış bir ruh portresinin aurasını kendi aynasından yansıtmaktadır. ‘Bu ne fedakârlık ne diğerkâmlıktır böyle!’ fısıltısı dolaşır hâzirun arasında; saltanatta gözü olmayan Osmanoğullarının bu ihlâs üzere dâim olması duaları dökülür dudaklardan. Anlaşılan ömrü gazalarda geçen ata Osman, miras niyetine hem fazilet kozasında ördüğü ibretamiz bir hayat felsefesi, hem de uhuvvetkâr oğullar bırakmıştır geride kalanlara. Hanlığı reddeden Alâaddin, kardeşi Orhan’ın, paşalık teklifine de (şimdilik) evet demez. “Kite Ovası’nda Fodra derler bir köyün kendine verilmesi talebi”yle yetinir ve burada inzivaya çekilir. Nitekim Fodra’nın bugünkü ismi Alâaddin Bey Köyü’dür ki, bunu Âşık Paşazâde ve Neşri, 15. asır sonlarına tarihlerken, 1522 senesi Bursa evkafına ait bir tapu defteri de hâlâ bu köyde torunlarının yaşadığını haber vermektedir. 1333 senesinden kısa bir süre sonra vefat eden Paşa, bugün Osman Gazi ile aynı türbede yatıyor.

Şeyh Edebalı’nın ocağında

Naif fırça darbeleri ve acemi bir üslûpla çizilen, sonra karanlık bir odanın küflü ve soğuk bir duvarına asılarak âdeta mazinin dehlizlerine hapsedilen bu tarihî portreyi, evvelâ hak etmediği karanlıklardan çıkarmak gerekiyordu. Etrafını saran gulyabanileri kovalayıp kroniklerin ve kültürel kodlarımızın beslediği acar meşaleyi bu meçhul simanın üzerine usulca tuttuğumuzda, giderek güçlenen alev, titrek gölge oyunları eşliğinde büyük bir hakikati; onun sadece bakışlarındaki kararlılığı değil, devlet aklının ve adalet hislerinin bir insan yüzünde ancak bu kertede aksedebilecek mehabetli ve derunî hatlarını da göstermeye başladı.
Alâaddin Paşa’nın annesi Şeyh Edebalı’nın kızı Rabia Bala Hatun’dur. Orhan’dan başka Çoban, Melik, Hamid ve Pazarlu isimlerinde dört kardeşi daha vardır. Paşa kelimesi Türk kültüründe ailenin ve evin büyüğü mânâsındaki ‘baş ağa’dan gelmiş, zamanla ‘paşa’ya dönüşmüştür. Ağabey kelimesinin de buradan geldiğini hatırlayacak olursak Alâaddin’in büyük kardeş olduğu anlaşılır. İlk devirlerde hânedân mensuplarıyla yalnız bir kısım idarecilere verilen bu mahlas, Hammer’in de işaret ettiği gibi bir süre sonra yüksek askerî ve mülkî ricale de verilir. Bununla birlikte Alâaddin Paşa, sanılanın aksine ulema sınıfından yetişen bir vezir değildir; paşa unvanı ile anılması, vezirlik yapmasından ziyade devletin kuruluşunda yaptığı ağabeyliklerden ileri gelir. Hoca Sadettin Efendi, Osman Gazi’nin dirlik olarak verdiği yerlerden bahsederken “Oğullarından yiğit Alâaddin Paşa’yı keremli ve faziletli annesi ile birlikte Bilecik’te Şeyh Edebalı’nın yanında bıraktığı gibi…” der ki, Alâaddin’in en azından çocukluk ve gençlik yıllarını ahiler ve abdallar dostu dedesi Şeyh Edebalı’nın yanında geçirdiğini anlıyoruz. Onun dervişâne bir kişilik kazanmasında burada geçirdiği yılların büyük tesiri olur. Mânâ erlerinin yanında yoğrulan ruh hamuru, zamanla sağlam bir karaktere, ilim irfan sahibi sûfî-meşrep bir mizaca dönüşür. Bursa’da yaptırdığı bir cami, hamam ve iki mescidin yanı sıra Kükürtlü’de bir de tekke inşa ettiren Paşa, Şeyh Edebalı’dan el alıp dervişlik yoluna bu tekkede mi devam etmişti acaba? Yoksa babası Osman’ın yaptığı gibi, o da gönül dostu dervişlere ve abdallara mı hediye etmişti bu tekkeyi?

Söğüt’ten Çınar’a

Konargöçer bir topluluğu aynı zamanda gaza ruhuyla ateşleyen Osman Gazi, geride aynı heyecanı taşıyan ve artık kendi adıyla anılan bir beylik bırakır. Ne var ki bu körpe topluluğun 13. yüzyılın ortalarında kargaşalardan henüz kurtulamamış Marmara ve çevresini -daha sonra bütün bir Rumeli’yi ve Anadolu’yu- kucaklayacak müesseselerden mahrum oluşu, Orhan Gazi’nin önünde duran başlıca meselelerden biridir. Alâaddin Paşa, Bursa’nın yeni başkent olduğu ve Ahmet Cevdet Paşa’nın İbn Haldun’dan esinlenerek Osmanlı’nın ‘serpilme dönemi’ dediği bu yıllarda kardeşini yalnız bırakmaz. Fodra Köyü’nde uzlete çekilmiş olsa da, tevdî edilen vazifeye icabet eder. Köy sakinleri dedelerinden gelen rivayete göre, Alâaddin Paşa’nın bir müddet burada ikamet ettikten sonra Orhan Gazi’nin onu hazinenin başına getirmesiyle Bursa’ya döndüğünü ve bir daha geri gelmediğini hâlâ söyler dururlar. Bu dönemde Osmanlıların genişleme siyaseti, gönüllü gaza faaliyetlerinden düzenli bir savaş sistemine, konargöçer hayat tarzından da yerleşik bir medeniyete geçişi mecburi kılmakta, ülke sınırlarına katılan farklı etnik ve dinî grupların da en kısa zamanda ve en huzurlu şekilde bir arada yaşatılması gerekmektedir. İşte bu vaziyet, tam da Gazzali’nin belirttiği gibi ‘devlet’i gerekli kılmaktadır. Alâaddin Paşa, o yıllarda beyliğin en çok ihtiyacı olan şeyle yani ‘devletleşme’ mefhumuyla ilgilenir ve beyliğin yavaş yavaş aşiret usûl ve kaidelerinden sıyrılıp bir devlet düzenine geçmesini sağlar. Çünkü Türk idare teşkilâtında ailenin başında bulunan reis, maiyetini korumaktan mesul tutulmuş ve bu yükümlülük zamanla devletin temel özelliklerinden biri olmuştur. Bu yüzden devlet, ‘baba’ olarak telâkki edilir. Devlet nizamının yerleştirilmesi yanında Osman Gazi’nin umumi hatlarını belirlediği gaza ideallerine erişmek için (ki Ahmet Cevdet Paşa, Devlet-i Âliye nezdinde gazanın İlâ-yı Kelimetullah mânâsına geldiğini belirtir.) siyasetin ihtiyacı olan kuvvetin de aynı ölçüde tedarik edilmesi kaçınılmazdır. Tarihler onun Orhan Gazi’nin huzuruna çıkıp saltanat için lüzumlu olan ‘para’, ‘kıyafet’ ve ‘yeni bir ordunun tanzimi’ meselelerini ihtimamla hatırlattığını belirtirler ki, Kâtip Çelebi bunu “Alâaddin Paşa tâlimi ile kanunlarla alâkalı şeyler, sikke ve libâs, cend (ordu) ve vezaif (ücret) ve mertebeleri tertip eyledi…” diye özetler. Siyasî aklın ve Osmanlı nizamının yerleşmesi yolunda Paşa’nın vazife alması, dağınık Türk topluluklarının Kayılar etrafında kümelenmesini ve halka halka genişleyerek bir devlet şahsiyeti kazanmasını sağlar.
Alâaddin Paşa, ilk olarak hükümdarlığın temel hak ve alâmetlerinden sayılan para bastırılması işiyle ilgilenir ve o güne kadar Selçuklular adına kestirilen akçelerin Orhan Gazi adına basılmasını sağlar. Hoca Sadettin Efendi’nin ‘şefkatli kardeş’ ve ‘mutluluklar yoldaşı’ dediği Alâaddin, gönül toprağında yeşerttiği hâlis bir temenniyi sikkelerin üzerine dua niyetiyle yazdırmayı da ihmal etmez: “Allah, Osman oğlu Orhan’ın mülkünü dâim etsin.”
Kıyafet mevzuunda da Orhan Gazi’yle konuşan Paşa; Neşrî tarihine göre, beylik askerlerinin “yevmen fe-yevmen (günden güne) ziyadeleşmesine…” şükrederek söze başlar ve ‘Hânım’ diye hitap ettiği kardeşine dönüp “etraftaki beğlerün börkleri kızıldur. Senün has bendelerünün börkleri ak olsun.” ricasında bulunur. Orhan Gazi kardeşinin bu teklifini geri çevirmez. Bilecik’te ak başlıklar yapılır. Böylece Rum, Frenk ve diğer beylik askerlerinin kırmızı, sarı ve siyah başlıklarına mukabil bu dönemde giyilmeye başlanan ak börk, Yıldırım Bayezid zamanına kadar kullanılır. Paşa’nın boydan boya bir kıyafet düzenlemesi yerine askerlerin başlıklarıyla hususen ilgilenmesi gariptir doğrusu. Neden farklı renkler değil de ak börk? Ruhunu hırs girdaplarının boğumlarında değil, ahlâk denizinin berrak sularında yıkayan bir gönül eri için sıradan bir tercih olabilir miydi beyazın seçilmesi? Zihnimi kurcalayan bu sorunun cevabı, yine Paşa’nın ruh köklerini besleyen o uhrevî pınardan, insanlığın en nuranî sesinden geliyordu; şöyle diyordu Kâinatın Efendisi (sas): “Elbisenin beyazına mülâzemet edin. Onu dirileriniz de giysin; ölülerinizi de onunla kefenleyin. Zîrâ o sizin hayırlı elbiselerinizdendir.” Öyle ya doğum ve ölüm anının saf rengi değil miydi beyaz? Acaba askerlere ölümün ve yeniden dirilişin insana bir nefes kadar yakın olduğunu hatırlatma duygusundan mı almıştı ilhamını Alâaddin Paşa?
“Bizim mesleğimiz, Allah yoludur ve maksadımız, Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihângirlik davâsı değildir.” diyen babasının vasiyetine binaen askerî gücün artırılması da elzemdir Alâaddin Paşa’ya göre. Filhakika bu dönemde kale kuşatmaları artar, süvariden ziyade yaya askerine ihtiyaç duyulur. Orhan Gazi, Alâaddin’in feraset ve hikmet parıltılı “Ânı kadılara danış.” tavsiyesi üzerine o sırada Bilecik kadısı olan Çandarlı Kara Halil’e danışır ve iş kadıya havale edilir. Nihayet Türk gençlerinden oluşan maaşlı ve muntazam bir ordu kurulur; piyadelerin sefer sırasında günlük bir akçe alması, barış zamanında ise vergilerden muaf tutularak tarım yapmaları kararlaştırılır.
Osmanlıların Söğüt’te, ismiyle müsemma narin bir ağaç gibi başlayan maceralı yolculuğu, Alâaddin Paşa’nın gayret ve fedakârlıklarıyla devlet nizamı olarak kök salmış, adalet ve fazilet damarlarıyla dallanıp budaklanmış; ahlâk, merhamet ve hoşgörü meyveleri vererek haşmetli bir çınara dönüşmüştür.
Nihayet mazinin sisli tayfları arasında Alâaddin Paşa’nın mahcup yüzü belli belirsiz görünüyor sanki; “Seni unuttular Paşam…” diyecek oluyorum, o tam aksine benim istediğim de buydu zaten dercesine munis çehresiyle etrafı süzüyor. Daha önce tıpkı saltanatı reddederken ki kalender ruh hâli ve hiçbir beklenti peşinde olmayan dervişâne tavrıyla elini göğsüne yaslıyor, yüreğinin derinliklerinde kabaran nefesini dönerek ilerleyen bir lâv topu hâlinde bırakıyor: “EyvAllahhh..!”




bcstr board YÖNETİMİ !
 
Üst Alt